ÜSTÜN DAVUTOĞLU'NU YALNIZ BIRAKMIYOR SİYASET

ÜSTÜN DAVUTOĞLU'NU YALNIZ BIRAKMIYOR

ÜSTÜN DAVUTOĞLU'NU YALNIZ BIRAKMIYOR

"Stratejik derinlik" uzmanı Ahmet Davutoğlu, Diyarbakır'dan sonra ikinci iftar programını Ankara'da yaptı. Sakaryalı siyasetçi Üstün ise Davutoğlu'nu hiç yalnız bırakmıyor...

Eski Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün, yeni parti kuracağı belirtilen eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun iftarında ön saflarda yer aldı.

AK Parti eski milletvekili eski Başbakan Prof. Ahmet Davutoğlu’nun bir süreden beri konuşulan yeni kuracağı partinin beyin takımı belli olmaya başladı. Sakarya’dan Ayhan Sefer Üstün’ün Davutoğlu’nun A takımında olduğu kesinleşti.

Uzun süredir yeni bir parti kuracağı konuşulan Eski Başbakan ve Ak Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, ikinci büyük iftar buluşmasını 'Ankara Dostları Platformu' ile yaptı.

Ankara'da Türkiye Ziraat Odaları Birliği'ne (TZOB) ait otelde gerçekleşen iftarda, eski Ak Parti Sakarya Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Sefer Üstün de Davutoğlu'nun masasında yer aldı.

Üstün'ün yeni partinin tüzüğünü hazırladığı da ifade ediliyor. Davutoğlu o iftarda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

HEMEN HER YERDE SİYASAL MEŞRUİYET SIKINTILARI YAŞANIYOR, 
OTORİTER EĞİLİMLER ARTIYOR

”Değerli arkadaşlar, çok değerli dostlar; dünyanın son derece büyük bir deminim içinde hareket ettiği günlerden geçiyoruz. Uluslararası, ulusal, bölgesel bütün yapılar çözülüyor, Birleşmiş Milletler sistemi neredeyse tamamıyla atıl hale gelmiş, büyük devletlerden daha küçük ölçekli ülkelere kadar hemen hemen her yerde siyasal meşruiyet sıkıntıları yaşanıyor, otoriter eğilimler artıyor, insana saygı azalıyor, İslamofobiya başta olmak üzere ırkçılığın her türlüsü bir virüs gibi dünyayı sarıyor. 

EKONOMİK KRİZLER, GERGİN SİYASİ SÖYLEMLER VE AHLAKİ EROZYONLAR BİR KARAMSAR ATMOSFER OLUŞTURUYOR

Ve dünyanın neresinde olursa olsun, gidip şimdi bir anket yapsanız, gelecek beklentileri hep olumsuz. İşte böyle dönemlerde, insanoğlunun karamsarlığa düştüğü dönemlerde istikameti belli, ilkeleri açık, adımları sabit milletler fark oluştururlar. Ama eğer kaotik dönemlerde o kaosa kapılan milletler ise tarihin bir sonraki aşamasında edilgen bir niteliğe, edilgen bir yapıya dönüşürler. Hem dünyada karamsarlık var ve maalesef hem de ülkemizde son dönemde nerede kimle karşılaşsanız psikolojik olarak bir karamsarlığın etkisi altında olduğunu görüyorsunuz. Ekonomik krizler, gergin siyasi söylemler ve hepimizin karşı karşıya kaldığı ve görmekten büyük üzüntü duyduğu ahlaki erozyonlar bir karamsar atmosfer oluşturuyor.

İNSANLIĞA YENİ BİR MESAJ İLETECEKSEK, ÖNCE PSİKOLOJİMİZİ DÜZELTECEĞİZ BİZE KARAMSARLIK YAKIŞMAZ

Eğer dünyanın bu kaotik döneminde insanlığa yeni bir mesaj ileteceksek, önce psikolojimizi düzelteceğiz. Bize her şey yakışır, ama asla yeis ve karamsarlık yakışmaz.

İKTİDAR KAYBEDİLİR, TEKRAR KAZANILIR, ÜMİDİ KAYBEDENİN YARINI OLAMAZ

Her şeyi kaybedebiliriz, tekrar kazanırız, iktidar kaybedilir, tekrar kazanılır, mal, mülk kaybedilir, tekrar kazanılır. Bir tek şey var ki kaybedildiğinde ikame edilmesi mümkün değildir, o da ümit, ümidi kaybedenin yarını olamaz. O zaman nasıl bir ümit oluşturabiliriz yeniden hem ülkemize, hem gönül coğrafyamıza, hem de insanlığa?

ÜMİDİ OLUŞTURACAK OLAN ŞEY KORKULAR DEĞİLDİR, ORTAK REFERANSLARA SAHİP BİR 
TOPLULUĞUN YENİ BİR VİZYON ÜRETMESİDİR

Ümidi oluşturacak olan şey korkular, dürtüler değildir, ümidi oluşturacak olan şey ortak referanslara sahip bir topluluğun yeni bir vizyon üretmesidir. Vizyon üretmek ise değerli dostlar, düşünce özgürlüğüyle olur. Düşünmekten korkan insanların, düşündüğünü ifade etmekten mütereddit davranan insanların vizyon üretmesi de, vizyonu yayması da mümkün değil. 

HER NE SURETTE OLURSA OLSUN DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SONUNA KADAR SAVUNACAĞIZ

Bugün eğer yeni bir vizyonun altyapısını kurmak gerekiyorsa, iki şey ön şarttır; psikolojik olarak kendimizi yenileyeceğiz ve her ne surette olursa olsun düşünce özgürlüğünü sonuna kadar savunacağız. Kimin ne düşüncesi varsa, bize en aykırı bile olsa üretilen her düşünce berekettir. Çünkü aykırı düşünce, eskilerin güzel tabiriyle, her şey zıttı ile kaimdir ifadesi mucibince aykırı düşünce de kendi alternatifini oluşturur. Ama bir ülkenin, bir toplumun korkması gereken en temel mesele ümidi kaybetmekse, gelecekten kaygı duyması gereken temel unsur ise düşünce özgürlüğünün olmamasıdır. Psikolojimizi yenileyeceğiz, zihinlerimizi özgürleştireceğiz, bu olmadan yeni bir vizyon ortaya konamaz.

TEK TEK DÜŞÜNCELERİN ORTAK BİR VİZYON ÜRETMESİ İÇİN ORTAK REFERANS NOKTALARI OLMASI LAZIM

Peki, düşünce özgürlüğü çerçevesinde yola çıkan tek tek akıllar bir ortak akılda nasıl buluşur? Tek tek düşünce üretilemiyorsa, ortak bir düşünce, ortak bir vizyon da üretilemez. Tek tek düşüncelerin ortak bir vizyon üretmesi için de ortak referans noktaları olması lazım. Beni son dönemde bir ilim adamı olarak, bir devlet adamı olarak, ama bu ülkeye aşkla bağlı bir vatandaş olarak en fazla da en çok kaygılandıran hususlardan birisi de, ortak referanslarımızı kaybetmiş olmamızdır. 

SAĞCI DA OLABİLİRİZ, SOLCU DA OLABİLİRİZ

Sağcı olabiliriz, solcu olabiliriz, şu partiden olabiliriz, bu partiden olabiliriz, şu mezhepten olabiliriz, bu mezhepten olabiliriz, şu etnik kökenden ya da bu etnik kökenden, bir toplumu bir arada tutan temel unsur, ortak referansların mevcudiyetidir. Bakınız, eski gayrimüslimlerin Müslümanlarla iç içe yaşadığı o Osmanlı İstanbul’unda Ramazan bir ortak referans noktasıydı ve gayrimüslimler de Müslümanlar gibi Ramazan’ı yaşarlardı, hissederlerdi, saygı duyarlardı. Ve bizim gibi -bütün tarih kitapları, hatıratlar onu anlatır- Müslümanlar kadar gayrimüslimler de Ramazan’ı beklerdi, çünkü Ramazan bir tahammül iklimiydi, hoşgörü iklimiydi, saygı iklimiydi. O iklim dini farklılıkları ortadan kaldıracak insani özü ortaya çıkarıyordu. 

Böyle bir mübarek Ramazan akşamı bizi buluşturan Rabbimize hamdüsenalar olsun. İsim güzel olunca oradan başlamak gerekir Hakan Bey, size, Nedim Beye ve bütün Ankara Dostları’na teşekkür ediyorum.

SON ZAMANLARDA ZOR BULUNAN BİR HAZİNE EN YAKIN DOST

Dost kelimesi yüreğe böyle bir ılık esinti getiren, zihinde güzel hatıraları canlandıran bir kelime. Son zamanlarda zor bulunan ve bulunduğu zaman bir hazine gibi saklanması gereken en yakın dost.

7 HAZİRAN DÖNEMİNDE OMUZ OMUZA VERDİĞİMİZ MÜCADELEYİ MİLLETİMİZ BİLİR

Biraz önce masaları tek tek dolaşırken, tabi birçok arkadaşın ismini zikredemezsem lütfen kusura bakmasın, dost yüzler gördüm. Zor zamanlarda yanımızda olan, ahde vefa gösteren, hiçbir zaman dürüstlükten ayrılmayan dostları gördüm. Bir hükümet krizi beklendiği günlerde 7 Haziran’la 1 Kasım arasında hepiniz hatırlarsınız, Mecliste çoğunluğumuz olmaması dolayısıyla ve hükümet kuramamamız dolayısıyla anayasal hükümet kurmak gerektiğinde çok değerli dostlarımız Ali Rıza Beyi, Feridun Beyi bir masa etrafında Bakanlar Kurulunda birlikte gördük, dostluklarını gördük. O zor zamanlarda nasıl kararlı bir şekilde omuz omuza verdiğimizi milletimiz de bilir.

ZORLU GÜNLERDE İLKELERİ GEREĞİ SADAKAT DOLAYISIYLA ORTAYA ÇIKIP HAKİKATİ SÖYLEYENLER…

Yine stresli yolculuklardan Ankara’ya, İstanbul’a indiğimizde hep mütebessim, ama kararlı halleriyle Nedim Beyi, Selim Beyi gördük. Bir Bergama mitingde saatlerce yağan yağmurun altında hep beraber ıslanarak yaptığımızda muhteşem mitingde Bülent Beyi ve oradaki dostlarımızı gördük. Zorlu günlerde ilkeleri gereği o ilkelere sadakat dolayısıyla kendileri ortaya çıkıp hakkı, hakikati söyleyen Ayhan Beyi, Selçuk Beyi gördük. Daha nice dostlar gördük bu masa etrafında ve bu salonda. Allah dostluğunuzu, dostlarımızı eksik etmesin.

BAZI ŞEYLER DEĞERİ KAYBOLDUĞUNDA ANLAŞILIR

Bazı şeyler değeri kaybolduğunda anlaşılır ve hissederseniz ki o şeyi ikame etmek mümkün değildir, dostluk böyle bir şey. Refik kelimesinin benim için ne anlam taşıdığını hepiniz bilirsiniz, önce refik, sonra tarik. Zorlu çileli yollardan geçerken sırtınızı vereceğiniz, gönlünüzü açacağınız, sizin yüzünüze hakikati haykırmaktan çekinmeyeceğini bildiğiniz, adaletine güvendiğiniz insanlar aradığınızda, işte refik kelimesi o zaman bir anlam taşır. Allah iki cihan dostluğunu hepimize nasip eylesin.

GERÇEK DOSTLAR BİRBİRİNE HAKİKAT ÜSLUBUNCA VE USULÜNCE KONUŞANLARDIR

Dostluk, insanların birbirine sadece güzel sözler söylemesiyle ifade edilebilen bir ilişki değildir. Gerçek dostlar birbirine güzel şekilde övgülerle konuşanlar değil, birbirine hakikat üslubunca ve usulünce konuşanlardır. İşte bugünlerde belki de kaybettiğimiz değerlerin başlarında dostluk geliyor. Böyle bir akşamda çok güzel bir isimle, bu platformla bizi davet eden arkadaşlara bir kez daha teşekkür ediyor
Vakiit darlıgı dolayısıyla tek tek isimleri zikredemiyorum, yoksa biraz önce beni ziyaret eden Muşlu kardeşlerim Namık Bey burada. Başbakan olarak son ziyaretimi Muş’a yapmıştım Varto’ya. O çetin terörle mücadele günlerinde Varto’da güvenlik problemi sıkıntısı var dendiğinde, Namık Bey ve arkadaşları biz buradayız, Varto’ya gideriz efendim demişti ve Varto’ya gitmiştik. Erzincan’dan Orhan Bey ve nice dostlarımız, nice arkadaşlarımızı şimdi tek tek hatırlıyorum. 81 ilde miting yapmıştım, her bir mitingin resimleri, simaları hala gözümün önünde…”

MAALESEF ÜLKEMİZDE KARAMSARLIK VAR, VİZYON DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜYLE ÜRETİLİR

Dünyanın büyük bir devinim içinde hareket ettiği günlerden geçildiğini söyleyen Davutoğlu ahlaki erozyon uyarısı yaptı:
“Hem dünyada karamsarlık var ve maalesef hem de ülkemizde. Son dönemde nerede, kiminle karşılaşsanız, psikolojik olarak bir karamsarlığın etkisi altında olduğunu görüyorsunuz. Ekonomik krizler, gergin siyasi söylemler ve hepimizin karşı karşıya kaldığı ve görmekten büyük üzüntü duyduğu ahlaki erozyonlar bir karamsar atmosfer oluşturuyor. Eğer dünyanın bu kaotik döneminde insanlığa bir mesaj ileteceksek önce psikolojimizi düzelteceğiz.

İKTİDAR KAYBEDİLİR TEKRAR KAZANILIR İKAMESİ MÜMKÜN OLMAYAN TEK ŞEY VAR

Bize her şey yakışır, ama asla beis ve karamsarlık yakışmaz. Her şeyi kaybedebiliriz, tekrar kazanırız. İktidar kaybedilir tekrar kazanılır. Bir tek şey var ki, kaybedildiğinde ikame edilmesi mümkün değildir. O da ümit, ümidini kaybedenin yarını olamaz. Ümidi oluşturacak olan şey; korkular, dürtüler değildir. Ümidi oluşturacak olan şey; ortak referanslara sahip bir toplumun yeni bir vizyon üretmesidir. Vizyon üretmek ise düşünce özgürlüğüyle olur. Bize en aykırı bile olsa, üretilen her düşünce berekettir.”

HEPİMİZİN MAHALLELERİMİZDEN ÇIKMAMIZ LAZIM

”Şimdi hepimizin bu salonda ve bu salon ötesindeki bütün dostların hangi düşünceye sahip olurlarsa olsunlar, öncelikle selamlaşmayı ve konuşmayı bir ilke olarak yaygınlaştırmaları lazım.

Hepimizin mahallelerimizden çıkmamız lazım. Gittikçe kendi mahallesine kendisine asabiyesi yakın olan, düşüncesi yakın olan insanlarla kapalı mahallelere sığınan topluluklar, bir nesil sonra parçalanırlar. Ben bunu Irak’ta gördüm, Bağdat’ta, Musul’da mahallelerin nasıl bölündüğünü gördüm. Birçok seferde Sünnileri ve Şiileri bir araya getirdiğimiz toplantılarda, sizlere bir Bağdatlı gibi hitap ediyorum, bir araya gelin dediğimde gözlerin yaşardığını biliyorum. Bağdatlı olduklarını unutmuşlardı, birisi Sünni’ydi, birisi Şii’ydi, hâlbuki hepsi Bağdatlıydı.”

YENİ BİR VİZYON İÇİN GEREKEN 7 ANA REFERANS VAR

Davutoğlu, yeni bir vizyon için ana referans noktalarını yedi maddede sıraladı:

”Bizim geleceğimizin en önemli teminatı, biraz sonra biraz daha üzerinde duracağım, bu son dönemde iyice içine kapanan mahallelerimizden çıkmamızdır. Gördüğümüz en farklı vatandaşımıza, tarihdaşımıza dost nazarıyla bakamadıkça bu ülkenin birliğini teminat altına almayız. 

O zaman düşünce özgürlüğü ve psikolojik yenilenmeyle birlikte yeni bir vizyon unsurları, ana referans noktaları ne olabilir? Ben bu ana referans noktalarını 7 maddede sizlerle paylaşmak istiyorum.”

1. İNSAN ODAKLI SİYASET, SİYASETİN ÖZNESİNİN İNSAN OLMASI

Birincisi, insan odaklı siyaset, siyasetin öznesinin insan olması; bu dile çok kolay geliyor. Onun için hemen hemen bütün siyasilerin, hepimizin en sık söylediği sözlerden birisi, Şeyh Edebali’nin insanı yaşat ki devlet yaşasın. Bunu söyleyen bir devlet adamı ve Şeyh Edebali’den ilham alan bir devlet adamı, o sözü sarf ettikten sonra sokağa indiğinde vatandaşını şu veya bu etnik kimlikle, şu veya bu mezhebi kimlikle ayırt etmeye başladığında, aslında siyasetin öznesi insan olmaktan çıkar. Siyasetin öznesini insan kılmak lazım. 

Peki, insan siyasetten ne anlar, ne bekler? İbn-i Haldun’dan bu yana, onun öncesinde de tabi, insan medenidir der İbn-i Haldun, doğası gereği medenidir. Niye toplumsal olarak birarada yaşamak ister ve siyasal toplumu oluştururuz? İki temel amacı vardır hep, güvenlik ve özgürlük. Biyolojik varlığını devam ettirmek için güvenlik, insan onurunu yaşatmak için özgürlük. 

Modern ideolojiler ve son dönemde yaşanan kaos, özgürlük ve güvenliği tahterevallinin iki ucuna yerleştirdi ve insanlara hep şu telkinde bulundu: Benden güvenlik istiyorsan özgürlükten feda edeceksin, Suriye’deki Baas rejimi gibi veya Mısır’daki rejim. Bazıları da güvenliği öylesine ihmal ettiler ki, özgürlük alanları da kalmadı, Irak’taki kaos gibi. Kaos ile otoriter yapılar arasında bir denkleme dünya sıkışmış durumda.

Peki, bizim savunduğumuz nedir? Bizim savunduğumuz şudur: Özgürlük ve güvenlik, biri diğerine feda edilmemesi gereken iki değer, ikisinin de aynı anda ve aynı ölçekte başarılması gereken iki temel hedeftir. Eğer siz güvenliği özgürlük için feda ederseniz kaosa, özgürlüğü güvenlik için feda ederseniz otoriter rejimlere yönelirsiniz. Bugün dünyada otoriterliğin artışından kaynaklanan bir kaygı var ve her yerde de bu genel küresel bir trend gibi görülüyor.

İNSAN DOĞASINA AYKIRI HİÇBİR REJİM YAŞAYAMAZ

Size şunu söyleyeyim: İnsan doğasına aykırı hiçbir rejim yaşayamaz. Kısa dönemde yaşıyor görünse de, orta ve uzun dönemde baki olamaz. Dolayısıyla otoriter eğilimlerin kalıcı olacağını düşünmek büyük hatadır. Nitekim 11 Eylül sonrası AK Parti iktidarlarımızın ilk dönemlerinde dünyada güvenlik ağırlıklı bir yapı varken, demokratikleşme ve özgürlüklere ağırlık verdiğimiz için Türkiye bir fark oluşturmuştu. Şimdi bizim siyasi meşruiyeti güvenlik ve özgürlükten birini tercih etmeye zorlayan bir yolla değil, özgürlük ve güvenliği aynı anda sağlayan bir yöntemle hareket etmemiz lazım. O zaman bu birinci madde gereği en önemli husus, özgürlüklerimizin tahkim edilmesidir.

GÜVENLİĞİ TAHKİM EDERKEN ÖZGÜRLÜKLERİ MUTLAKA SAĞLAMLAŞTIRMALIYIZ

Terörle mücadele ederiz, etmeliyiz de. Şu unutulmamalı: 7 Haziran’dan sonra terör örgütü o günkü şartları ve bizim Parlamentoda çoğunluğumuzun olmadığına da görerek bir zaafa düşeceğimizi düşünüp terör eylemlerine başladığında, en kapsamlı terörle mücadeleyi başlatmıştık hiç tereddüt etmeden. Çünkü milletimizin güvenliğini ve kamu düzenini riske eden hiçbir davranışa izin veremeyiz. Ama hiçbir zaman bu terörle mücadelede herhangi bir vatandaşımızın gönlünün kırılmasına da izin vermedik, vermemeliyiz. Ve güvenliği tahkim ederken özgürlükleri mutlaka sağlamlaştırmalıyız. 15 Temmuz sonrası da güvenlik riski söz konusu olduğunda alınan tedbirler doğrudur, ama şimdi güvenlik lehine ağırlaştığı görünen dengenin özgürlüklerin ve demokratikleşme adımlarıyla mutlaka dengelenmesi lazım. Siyasi meşruiyeti en güçlü topluluk, özgürlüğü feda etmeden güvenliği sağlayan, güvenliği riske etmeden özgürlükleri teminat altına alan sistemdir. İnsan odaklı siyaset, insanın bu iki temel ihtiyacına cevap vermek durumunda.

2. ORTAK REFERANS OLARAK ORTAK AİDİYET BİLİNCİ

İkincisi, ortak referans olarak ortak aidiyet bilinci. Devletlerin bekası, altını özellikle çiziyorum, devletlerin bekası, milletlerin devamı ve daimiyeti askeri güç ile sağlanamaz sadece. Askeri güç şarttır, gereklidir, ama yeterli değildir. Nice büyük askeri güçler vardı, ama devletleri baki olmadı. Hitler’i düşünün, ondan daha büyük bir askeri güç tarihte belki de görülmedi kısa dönemde oluşan. Devletlerin bekasını sağlayan temel şey, o toplumu bir araya getiren bireylerin ortak aidiyet bilincidir. Ortak aidiyet bilinci sağlamsa askeri güç onu tahkim eder, ortak aidiyet bilinci sarsılmışsa askeri güç şu veya ve bu aidiyetle paylaştığı anda iç savaş başlar Suriye’de olduğu gibi, birçok ülkede olduğu gibi.

Bizim tarihimize baktığımızda ki İstiklal Harbimizin 100. yılını meşalenin yakıldığı Samsun’da ilk mitingime gittiğimde her şehre bir isimle hitap ederdim, Samsun’a da meşale şehir demiştim, sonra benimsendi Samsun’da meşale şehir kavramı. Gerçekten İstiklal Harbimizin meşalesi Samsun’da yakıldı ve bir milletin ayağa kalkışına bütün dünya şahit oldu. 

Ama daha Meclisimiz kurulmamışken, daha düzenli bir ordumuz yokken Kahramanmaraş’ta milleti ayağa kaldıran şey neydi? Ortak aidiyet bilinciydi. Bir talimat gelmemişti, düzenli bir orduda da gelmemişti, karşı tarafta ise bir sömürge imparatorluğunun ordusu vardı, ama Kahramanmaraşlılar omuz omuza vererek bir ortak aidiyet bilinci oluşturdular. 

15 TEMMUZ GECESİ BİZİM BU HAİN ÇETEYE KARŞI AYAKTA TUTAN ŞEY, ORTAK AİDİYET BİLİNCİMİZDİ

Daha yakın bir gelecekte 15 Temmuz gecesi bizim bu hain çeteye karşı ayakta tutan şey, ortak aidiyet bilincimizdi. Karşımızda bu milletin kıt kaynaklarından oluşmuş silahları millete doğru yönelten bir grup askeri güç vardı, ama milletin ortak aidiyetten gelen yürek gücü o askeri gücü yendi. Ve bugün burada gerçekten yüzlerine baktığımda her daim gurur duyduğum 15 Temmuz gecesi o aziz görevi yapan il başkanlarımızın çoğu burada, hepsini saygıyla selamlıyorum. Eğer onların o yiğit davranışları olmasaydı ve milletin önüne geçip, bu il bizimdir, İstanbul bizimdir, Ankara bizimdir, İzmir bizimdir ve her ilde bu mücadeleyi vermemiş olsalardı, o geceyi çok zor atlatabilirdik. Ortak aidiyet bilincinden daha önemli bir güç yoktur. 

ÖTEKİLEŞTİRME, KUTUPLAŞTIRMA SÖYLEMLERİ ÖYLESİNE ARTTI Kİ, ORTAK AİDİYET BİLİNCİMİZ ZAAF GÖSTERMEYE BAŞLADI

Son dönemde yine biraz önce zikrettiğim gibi, gerek mahallelere kapanma, gerekse ötekileştirme, kutuplaştırma söylemleri öylesine arttı ki, ortak aidiyet bilincimiz zaaf göstermeye başladı. Ortak aidiyet bilincimizin zaaf göstermesi geleceğimiz için en büyük tehlikedir. 

Ramazan’ın bu ikliminden de bilistifade, bir kez daha sizlere ve bütün vatandaşlarımıza, kardeşlerimize, dostlarımıza şunu demek isterim: Mahallelerimizden çıkalım ve bu toplumda kimsenin öteki olmadığını gösterelim. Siyasetimizde ne beriki olmalı, ne öteki olmalı, ne benimki olmalı, ne seninki olmalı, hepimiz ortak bir aidiyeti yaşatmamız gerekir.

3. TOPLUMSAL VE SİYASAL AHLAKİ DEĞERLERİN İHYASI

Üçüncüsü referans noktası, toplumsal ve siyasal ahlaki değerlerin ihyası. Eğer bir toplumda insanın temel doğasına hitap eden özgürlük, güvenlik ihtiyaçları karşılanmışsa, ortak aidiyet bilinci sağlamsa, bunu destekleyen mutlaka ortak değerler olması lazım. Son dönemde bu konuda çok ciddi bir erozyon yaşadığımızı herkes görüyor. 

Burada mesele, özellikle ahlak kavramını kullanırken altını çizmek istiyorum, her gün ahlaktan bahsetmek bir insanı ahlaklı kılmaz. Ahlakçı olmamak lazım, ahlaklı olmak lazım. Siyasi ahlak bağlamında, kişisel ahlak ile siyasi ahlak arasındaki zihni söylemsel ve eylem birlikteliğini sağlamak lazım. Ahlak dediğimiz şey söylemle ya da teoriyle ortaya konamaz. 

TOPLUMDA EN FAZLA KAYGI UYANDIRAN ŞEY, AKRABA KAYIRMACILIĞI

Bugün toplumumuzda en fazla kaygı uyandıran, akraba kayırmacılığı. Ben nepotizm deyince pek anlaşılmıyordu, onun için akraba kayırmacılığı diye arkadaşlar ısrarla söylediler. Evet, akraba kayırmacılığı, yolsuzluğun değişik türleri, kibir, lüks, şatafat, görkem, biz siyasi yolculuğumuza değil, bu bedeni yolculuğumuza çıktığımızda çocukluğumuzda dahi ret ettiğimiz şeylerdi bunlar. Siyasetimizde de bugün görülen bu sapmaların karşısında dayanacağımız temel referans noktası, bu ahlaki değerlerin yeniden ihyasıdır. Bunları ihya etmeden herhangi bir şekilde Türk siyasetine yeni bir vizyon biçmek mümkün değil. İhya da sözle olmaz, pratikle olur. O pratiği ortaya koymak zorundayız değerli dostlar. 

Bugün memleketin, evet, ekonomik krizi var, biraz sonra onun üzerinde duracağım, evet, siyasal birçok meseleler var, ama en çok aradığı herkesin, bu ortak değerlerimizi yaşanır hale getirmek.

KAZANIMLARIMIZI KAYBETMEMELİYİZ AMA YA KAYBETTİKLERİMİZİ NASIL KAZANACAĞIZ?

Son günlerde çok sık gündeme gelen güzel bir kaygı var, haklı bir kaygı, kazanımlarımızı kaybetmemek; doğru bir şey. Evet, kazanımlarımızı kaybetmemeliyiz. Ama ya kaybettiklerimizi nasıl kazanacağız? Kazanımlarımızı kaybetmemek için ve salt o saikle attığımız her adımla iktidar ve güç ile daha çok bütünleştikten sonra, o bütünleşme esansında kaybettiğimiz değerleri ne zaman yeniden keşfedeceğiz ve o değerlere sarılacağız? Bakınız, bir önceki ortak aidiyetle ortak değerlerin kesiştiği yer burası. 

Ben hayatın değişik veçhelerinde temel sosyal ahlak bağlamında da, siyasal ahlak bağlamında da 4 unsurun veya 4 şahsiyetin muhatabına farklı nazarla baktığı toplumlarda düzen olmayacağı kanaatindeyim.

Birincisi, hakimler. Adalet konusuna biraz sonra gireceğim.

İkincisi, hekimler hastasına farklı bakamaz.

Üçüncüsü, hocalar, öğretmenler, talebe talebedir, aralarında fark gözetilmez.

Dördüncüsü de devlet adamları. 

AHLAKİ DEĞERLERİ SİYASİ AHLAK BAĞLAMINDA NASIL İNŞA EDECEĞİMİZİ DÜŞÜNMEK DURUMUNDAYIZ

Devlet adamları iktidarı elde edene kadar siyasi mücadele derler, sonuna kadar da bu doğaldır, olması da gerekir. Demokrasi hem bir münazara,  tartışma rejimidir, hem de rekabet rejimidir, ama rekabet ortak değerler zemininde olmalı. Siyasi gücü elde ettikten sonra ise bütün vatandaşlar ortak aidiyetin, ortak vatandaşlık ve tarihdaşlık ilkelerinin özelliklerini taşırlar ve eşittirler. İşte şimdi biz bu ahlaki değerleri siyasi ahlak bağlamında nasıl inşa edeceğimizi düşünmek durumundayız.

7 HAZİRAN’DA, BİZE EN ÇOK OY KAYBETTİREN TEMEL ETKEN SİYASİ AHLAKLA İLGİLİ KONULARDI, YOLSUZLUK ALGILARIYDI

7 Haziran’la 1 Kasım’da arkadaşlarımız burada var beraber o zaman mücadele ettiğimiz, omuz omuza verdiğimiz arkadaşlarımız. Fark ettik ki 7 Haziran’da, bize en çok oy kaybettiren temel etken siyasi ahlakla ilgili konulardı, yolsuzluk algılarıydı, değişik algılar, kibir. Hepimizde olabilir, kimse mutlak ahlakı ben temsil ediyorum diyemez, hepimiz için sınav olan konular bunlar. O zamandan itibaren belli yasaları hep gündeme getirdik. 

EN AÇIK VE NET ÇÖZÜM ŞEFFAFLIKTIR

Nedir siyasi etik konusunun en açık ve net çözümü? Şeffaflıktır. Şeffaflığın olduğu yerde etik sapmalar çok zor olur. Dikkat ediniz, bu hain FETÖ çetesinin kullandığı yöntem olan takiye şeffaflığı yok ettiği için toplumda bir ahlaksızlığa zemin hazırladı. Onu niçin şeffaflık, siyasi etik, siyasetin finansmanı, imar yasası gibi konulara yaptığımız atıflar hep bir ortak ahlak zeminini korumak içindi. Yeni bir siyasi vizyonun pratikte, eylemde en önemli unsuru, bu siyasi pratiği ortak referanslara, ahlaki değerlere göre yeniden inşa etmektir.

4. ADALETE GÜVENİN YENİDEN TESİSİ VEYA BİR GÜVEN TESİSİ TOPLUMSAL DÜZENİN TEMELİDİR

Dördüncü unsur, adalet. Zaten adalet başlı başına bir değer. Ama adalete güvenin yeniden tesisi veya bir güven tesisi toplumsal düzenin temelidir. Hazreti Ali’ye atfedilen çok güzel bir söz var hepimizin bildiği; “devletin dini adalettir.” Eğer bir siyaset felsefesi yapılmak istense ve din-devlet ilişkileri üzerine bir şeyler yazılmak istense, sadece bu söz üzerine muazzam bir külliyat oluşurdu. Devletin referans ölçüsü adalet olmalı. Hazreti Peygamberin Medine’de Yahudilere ve diğer gruplara, farklı etnik gruplardan gelenlere uyguladığı adalet ve o günden bugüne gelen bizim adalet anlayışımız işte bu esasa dayanır. 

EN TEMEL PROBLEMLİ DÖNEMLERİNE BAKIN, TEMELİNDE ADALET EKSİKLİĞİNİ GÖRÜRSÜNÜZ

Maalesef Cumhuriyet dönemimizin en temel problemli dönemlerine bakın, temelinde adalet eksikliğini görürsünüz. İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs Yassıada yargılamaları, 12 Eylül adaleti, 28 Şubat’ın hakimleri çağırıp brifingle adalet dersi veren generalleri ve bu çetenin adaleti elde edip adaletle emniyet arasındaki kurdukları köprü üzerinden 17-25 Aralıkta memleketin meşru Başbakanına ve meşru hükümetine karşı bir darbe girişiminde bulunması. Gayrimeşru yönetim kurmak isteyenler ve zalim yönetimlerini sürdürmek isteyenlerin araçsallaştırdığı en önemli unsur adalettir, araç haline getirirler adaleti.

ADALET ARAÇSALLAŞTI MI BİR TOPLUMDA HUZUR OLMAZ

Arkadaşlar, adalet araçsallaştı mı bir toplumda huzur olmaz, adalet bizatihi amaçtır. Adaletin bu amaç olma özelliğini yıkan ne varsa toplum için en büyük tehlikedir. Şimdi de bizim adaleti olan güvenimizi tesis etmemiz lazım. 

BENİ ÜRKÜTEN İKİ TANE ANKET HATIRLIYORUM ESKİYE GÖRE KARŞILAŞTIRILDIĞINDA

Son dönemde bizim önümüze de çok sayıda anketler geliyor. Beni ürküten iki tane anket hatırlıyorum eskiye göre karşılaştırıldığında. En çok güvenilen kurumlar veya güven endekslerinde, yargı mensupları, yargının ve din adamlarının güven unsurlarındaki düşüş hepimizi ürpertmeli. Çünkü nihayette başımıza bir iş geldiğinde, o özgürlük ve güvenliğimizi tehdit eden bir şeyle karşılaştığımızda gidip sığınacağımız yer adalet. İnsan olarak çocuğumuzu korumak istediğimizde, malımızı, mülkümüzü, neslimizi korumak istediğimizde, hani o eski makasıd ilkeleri gereği insanın canını, aklını, inancını, neslini ve malını koruması gerektiğinde başvuracağı yer adalet. Eğer adalet sisteminde bir sıkıntı varsa, ne içeride düzen kalır, ne dışarıda itibar kalır. 

Benim bir Dışişleri Bakanı olarak yurt dışı temsil görevim dolayısıyla da, sonraki dönemlerde tabi çok sayıda zorluklarla karşılaştık, ama Brunson davası dolayısıyla uluslararası alanda yaşadığımız adalet kaybı, itibar kaybı, beni görevde olmamama rağmen o kadar üzdü ki. Eskiden biz şununla övünürdük: Kim bizim alanımıza girerse adaletle davranılacağından emin olacak. Bizim kadim kültürümüzün temel kavramı, emin olma kavramıdır ve bunu adaletle sağlarız. 

NİYE BRUNSON DAVASI BENİ ÜZDÜ, ÜZERİMDE MESULİYET OLMAMAKLA BİRLİKTE UYKUMU KAÇIRDI?

Niye Brunson davası beni üzdü, oturduğum yerde, yani üzerimde bir mesuliyet olmamakla birlikte uykumu kaçırdı? Eğer ortada zikredildiği gibi büyük bir suç varsa, ne olursa olsun bırakılmamalıydı. Yok, öyle bir suç yok idiyse, kim olursa olsun tutuklanmamalıydı.

Adalet, kime ve neye göre değişen bir değer değildir. Adaleti tekrar keşfedeceğiz. Ama adaleti keşfederken bunu sadece yargıda oluşan, hani yargı üzerinden oluşan bir şey olarak görmeyeceğiz. Dostun dosta ilişkisi de adalet üzerinde olmalı. Adalet, evrensel, kozmolojik bir değerdir, siyasal bir değerdir, sosyal bir değerdir, insanın bedeninde dahi adaletle adil bir düzen kurulmuştur organlar arasında. Adaleti yeniden inşa etmeden herhangi bir yeni siyasi vizyon oluşturmak mümkün değildir.

5. DEVLET YÖNETİMİNDE EHLİYET VE LİYAKAT VE DEVLET YÖNETİMİNİN YENİDEN TANZİMİ

Beşinci temel ilke, devlet yönetiminde ehliyet ve liyakat ve devlet yönetiminin yeniden tanzimi meselesi. 

Devlet yönetimi ve siyasal sistem, son dönemde en önemli gündem maddelerinden biridir ülkemizin. Burada hem devletin çatısını-çerçevesini kuran, şöyle bir mimari gibi düşünün, eğer tarif etmek gerekirse; o binanın, devlet binasının temeli o bahsettiğim ortak aidiyet bilincidir, öznesi insandır. Sütunları ve en ana sütunu adalettir ve bunları tanımlayan çerçeve anayasal bir çerçeve. Şimdi maalesef bizim anayasal sistemimiz, burada tabii detaylara girmemiz mümkün değil, ama sağlıklı bir devlet işleyişine izin vermemiştir.
Bu, 1876’dan bu yana karşı karşıya kaldığımız en temel mesele. 12 Eylül’le gelen, şimdi biz parlamenter sistemi bıraktık, başkanlık sistemine geçtik diyoruz, ama 12 Eylül’le gelen sistem parlamenter bir sistem değildi, çarpık bir parlamenter sistemdi.

ÇARPIK BİR SİSTEMDEN KUVVETLER AYRILIĞINI YOK EDEN BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ İDDİASINA GEÇTİĞİNİZ ZAMAN BAŞKANLIK SİSTEMİ DE TAM YERLEŞMEMİŞ OLUYOR

Kişilerden bağımsız olarak söylüyorum, 12 Eylül Anayasasını yapanlar hep bir generalin cumhurbaşkanı olacağını düşündükleri için sorumlu olmayan, ama yetkili bir cumhurbaşkanlığı makamıyla başbakanın da hep garip halk arasından çıkacağını düşündükleri için, sorumluluğu üstüne yüklemiş, ama yetkisi kısıtlanmış bir başbakan tahayyül ettiler. Ama 7 yıl sonra sivil bir cumhurbaşkanı olarak rahmetli Özal’ın iş başına geleceğini düşünemediler.
O günden bugüne de bu yetki çatışmasından birçok sıkıntılar yaşandı, 367 krizi de dahil olmak üzere. Dolayısıyla çarpık bir parlamenter sistemi değiştirmek şarttı, her zaman da bunu savunduk ve hala savunuyoruz. Ama çarpık bir parlamenter sistemden kuvvetler ayrılığını yok eden bir başkanlık sistemi iddiasına geçtiğiniz zaman başkanlık sistemi de tam yerleşmemiş oluyor. 

YENİ ANAYASAL SİSTEMİMİZİN DEVLET NİZAMINA YAPTIĞI ETKİYİ SOĞUKKANLILIKLA DÜŞÜNMENİN VAKTİ GELDİ

Bu yeni anayasal sistemimizin devlet nizamına yaptığı etkiyi soğukkanlılıkla düşünmenin vakti geldi. 1 yıl geçti, tecrübeler edinildi, başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere bütün devlet yetkililerinin, hepimizin, ilim adamlarının, devlet adamlarının devletimizin sağlıklı işlemesi, etkin işlemesi için neler yapılabileceğini konuşmamız lazım, açık yüreklilikle konuşmak lazım, işte burada düşünce özgürlüğü önemli.

BİZ YAPTIK VE BUNDAN SONRA TARTIŞMA YOK DEMEMEK LAZIM

Biz yaptık ve bundan sonra tartışma yok dememek lazım. Hep beraber ortak aklı işleterek bu sistemi nasıl doğru eksene oturtacağız bunu paylaşmamız lazım. Mesela yasamayla yürütme arasındaki ilişkinin yeniden kurulması lazım. Etkinsizleştirilmiş bir Meclis olgusu yürütmeye güç vermez. Yürütme, yasama ve yargı arasındaki ilişkilerin başkanlık sisteminin doğası içinde de bir bütüncüllüğe kavuşturulması mümkün. Ama en azından 1 yıllık tecrübe şunu gösterdi ki, yasamada milletvekillerinin gücünün zayıflaması devletle siyaset arasındaki bağlara da zarar verdi. Siyasetin devletten beklediği ve kanal olarak devlete ulaşma kanallarında da zaafa yol açtı. 

SOĞUKKANLI BİR ŞEKİLDE KONUŞMAMIZ LAZIM, KONUŞMAKTAN KORKMAMAK LAZIM

Hepimizin soğukkanlı bir şekilde konuşmamız lazım, konuşmaktan korkmamak lazım. Korkmamız gereken şey, düşüncelerimizi zihnimize hapsedip sonra sokakta düşüncelerini zihnine hapseden taraflar arasında çatışma çıkmasıdır. Konuşan tarafların en azından konuşma eylemi dolayısıyla çatışma ihtimalleri düşer. Ama konuşamayan taraflar susarak anlaştıklarını zannetseler bile, öyle bir an gelir ki grizu patlaması gibi patlamalar yaşanır.

DELİL ÜRETMEDİKTEN SONRA SUÇLAMAK O KADAR KOLAY Kİ

Konuşalım, tartışalım, bunlardan hiç korkmayalım. Farklı görüş beyan eden kim olursa olsun, bunu dış komplolarla, ihanetle veya başka suçlamalarla karşılamak yerine karşı bir fikirle buna cevap verelim. Çünkü herkesin herkesi tarif edilmesi mümkün olmayan bir dış gücün ajanı olarak delilsiz bir şekilde suçlama kapasitesi vardır.
Delil üretmedikten sonra suçlamak o kadar kolay ki. Üç yıldır bu tür ve benzer birçok suçlamaya doğrudan muhatap olmuş birisi olarak söyleyeyim; bu suçlamalardan korkan insanlar düşünmeyi unuturlar, ahlakı unuturlar, en önemlisi de insan olmayı unuturlar. Konuşacağız, daha çok konuşacağız. Anlaşmamız için bir zemin varsa, değil saatlerce günlerce konuşacağız, aylarca, yıllarca konuşacağız. 

Bir tatlı hatıramı anıp, yani hiçbir şeyin imkânsız olmadığını göstermek bakımından güzel bir hatıradır. Malum İran’ın nükleer enerji tırmandığında biz de Türkiye olarak çözüm bulmaya çalışıyoruz, aylarca diplomasi yürüttük perde gerisi taraflar arasında. Ve son bir adım için İran’dan bir mesaj geldi 17 Mayıs 2010’dan işte bir-iki gün önce; hazırız, gelirseniz bir netice alacağız diye. İranlılar da malum çok zorlu müzakerecilerdir, biz de bir ümit deyip yola çıktık.
Yolda bir gazeteci bana şunu sordu, o zaman Dışişleri Bakanıyım tabii: Sayın Bakan, İranlıların ne kadar zor müzakereci olduğunu bilirsiniz, buradan bir şey çıkmaz dedi, buradan bir şey çıkmaz, niye bu kadar çaba sarf ediyorsunuz, enerji harcıyorsunuz? Dedim ki; sence şans ne? Dedi ki; yüzde 5 bile değil. Bak dedim, bir barışı sağlamak için yüzde 5 şans varsa ben dünyada 5 tur daha atmaya hazırız. Diplomaside o kadar çok büyük bir orandır ki yüzde 5 ve nitekim gittik, o yüzde 5 bir gün sonra yüzde 100 oldu ve o Tahran Anlaşmasını imzaladık. 

DÜŞÜNCELERİMİZE SINIR KOYMAK İSTEYENLERİN OLUŞTURDUĞU KORKU İKLİMİNE DE BOYUN EĞMEYECEĞİZ

Şimdi bunu iç siyaset bağlamında da söylüyorum. Birbirine farklı nazarla bakan iki dostu, eski-yeni iki dostu ya da iki siyasi rakibi ya da iki siyasi tarafı barıştırmak için, konuşturmak için yüzde 1 şans varsa arkadaşlar, o şansı günlerce, aylarca, yıllarca zorlayalım, bıkmadan usanmadan zorlayalım. Ama bu şansın olması için bilelim ki düşüncelerimize sınır koymayacağız, düşüncelerimize sınır koymak isteyenlerin oluşturduğu korku iklimine de boyun eğmeyeceğiz. Bizim bu cesaretle davranmamız durumunda göreceğiz ki en zor taraflar bile biraraya gelebilir. 

Devlet tanzimi bağlamında bu noktada şimdi sükûnetle ve suhuletle düşünme vaktidir. Bürokrasi eğer yavaşlamışsa, yetki çatışmaları devletin işleyişini etkiliyorsa, taşlar tam yerine oturmamışsa ve kurumlar kendi iç kurumsal akıllarını işletebilecek yollar bulamıyorlarsa, devletin işte o zaman beka tehlikesi aidiyet tehlikesiyle birleştiğinde sıkıntı doğar. Şimdi bütün bu tecrübeyle sakin bir şekilde sesi yükseltmeden hep beraber bu tanzim meselesini, bu meyve-sebze tanzimi değil tabii, devlet tanzimi… Yani yeniden, Tanzimat da oradan gelir biliyorsunuz, şu anda devletimizin çağdaş yeni şartlara, bugünün şartlarına da uyum sağlayacak şekilde tanzim edilmesine, yeniden düzenlenmesine ihtiyaç var. Bu anayasal çerçeve içinde de bunun yapılması şart. 

6. EKONOMİ, EKONOMİK RASYONALİTE

Altıncı ana umde; ekonomi, ekonomik rasyonalite. Son dönemde ekonomik krizlerle vatandaşlarımızın ne kadar mustarip olduğu aşikâr. Peki, ekonomi dediğimiz şey veya hayatımızın ekonomi boyutu hayatımızın diğer boyutlarından bağımsız mı? Şunu bilelim: Ekonomi bir boşlukta hareket etmez, bir boşlukta oluşmaz ne içeride-ne dışarıda. Ekonomi, içeride siyasal ve hukuki sistemin bir parçası, doğal bir unsuru ve asli bir unsuru olarak oluşur. Hukuk devleti kurallarının sıkıntı yaşadığı yerde ekonomik canlılık olmaz. Ekonomik reformlarda, ekonominin yeniden canlandırılması çabalarında adım atılması gereken birkaç temel husus vardır. 

Birincisi; ekonominin bir iklim olduğunun farkında olacağız, bir atmosfer meselesi. Hani ekolojik olarak Habitat denir ya, bir çöl ortamında limon ağacı yetişmez. Ekonominin hayatiyet kazanmasını sağlayacak olan sosyal, psikolojik güven ortamının temin edilmesi lazım; bu ön şart. Ekonomik kararlar alırken ise, o kararların rasyonel bir zemine ve objektif verilere dayanması lazım.
Bu anlamda birbirleriyle tutarsız veya birbirini tamamlamayan, bir söylediğini veya bir yaptığını nakzeden söylem veya uygulamalar tek tek doğru olsa bile toplamda ekonomik krizin çözülmesine katkıda bulunmaz. Serbest piyasa ekonomisi bir temel parametre olarak kabul edilmişse, o parametreler içinde alınması gereken rasyonel kararlar alınmalı. Gelir dağılımında ortaya çıkabilecek çarpıklıklar veya yanlışlıklar, eksiklikler ise sosyal adalet ilkeleri çerçevesinde tahkim edilmeli. Ama ekonominin o rasyonel zemini hiçbir zaman terk edilmemeli. 

ULUSLARARASI ENTEGRASYONDAN DA KAÇINIRSANIZ DÜNYADAKİ GELİŞMELERİN DIŞINDA KALIRSINIZ

Geleceğe dönük eğer bir adım atılacaksa, gelecek perspektifiyle, o zaman işte ekonominin dünyadaki teknolojik dönüşüme uyumlu bir şekilde gelecek planlamasıyla yeniden onun da tanzim edilmesi gerekir. Her gün rasyonel karar alabilirsiniz, ekonomi yönetebilirsiniz, ama 25-30 sene sonraki ekonomiyi dünya şartlarına uyumlu hale getirme çabasına cevap oluşturamayabilirsiniz.
Bu bağlamda ekonominin dış iklim şartları itibariyle bakıldığında da ekonomi de dünya ekonomisinin içinde seyrediyor, ondan bağımsız bir ulusal ekonomi yok bugün dünyada Kuzey Kore gibi birkaç ülke hariç. O zaman dünyaya entegre olma yolunu seçeceksiniz. Dünyaya entegre olan dinamik bir ekonomik altyapınız varsa, o entegrasyon size getiri olarak döner. Ama içeride o dinamizmi kaybederseniz, uluslararası entegrasyondan da kaçınırsanız dünyadaki gelişmelerin dışında kalırsınız. 

YAPILMASI GEREKEN, BİRİLERİNİN ÖNGÖRDÜĞÜ GİBİ EKONOMİDE İÇE KAPANARAK BU KRİZİ ÇÖZMEK DEĞİL AKSİNE TÜRK GİRİŞİMCİSİNE GÜVENMEKTİR

Şimdi bizim o gayrisafi milli hasılamızı her yıl yüzde 10’lara kadar çıkardığımız dönemlere bakıldığında hem içerideki siyasi istikrar ve demokratik hukuk devleti kurallarının işleyişi, hem de dünya ekonomisine entegrasyon bağlamında çok önemli adımların atıldığı yıllar olduğunu görürüz.
Şimdi de yapılması gereken, birilerinin öngördüğü gibi ekonomi içe kapanarak bu krizi çözmek değil aksine Türk girişimcisine güvenerek ekonomiyi alabildiğine dünya standartlarında rekabete açarak bu krizi aşabiliriz. Ama her şeyden önce de ekonomide bir kriz olgusunun var olduğunu görerek bir kriz yönetimi uygulamamız gerekir. 

7. ÇOK BOYUTLU DIŞ POLİTİKA

Ve dünyaya entegre olma bahsine geldiğimizde bu ortak referansın yedinci ayağı da ortaya çıkar, o da çok boyutlu dış politika. 

Değerli arkadaşlar, ülkeler vardır belli bir coğrafyaya hapsolmuştur, bir ada ülkesidir, bir coğrafi dağlık alanda sıkışıp kalmış bir ülkedir, bir kıtaya sıkışıp kalmış bir ülkedir. Bu ülkenin tek boyutlu dış politika takip etme şansı vardır. Ama Türkiye gibi bir coğrafyada var olan bir ülke ve Türkiye gibi geçmişte büyük devlet tecrübesine sahip olan ve dolayısıyla sorumlulukları da ona göre çeşitlenmiş bir ülkenin tek boyutlu, tek eksenli dış politika yapma şansı, ihtimali ve kudreti yoktur. Bu bağlamda dış politika mutlaka ortak ve büyük bir stratejik resim içinde her bir unsurun doğru yere konduğu, her bir unsura hitap eden çok boyutlu bir yaklaşımla yeniden değerlendirilmeli.
Öyle bir ülkeyiz ki tabiri caizse, birbirini tamamlayan anlamında söylüyorum; bir kuş düşünün, beş tane kanadı var. Bir kanadı aksadığında dengesi sarsılıyor, bizim dış politika ilişkilerimizde de böyle bir tablo var. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Transatlantik ilişkiler, Rusya ve Avrasya ilişkileri, gönül coğrafyamız dediğimiz Türk İslam ülkeleri, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya’dan oluşan havza ve yeni açılımlar olarak gördüğümüz Afrika, Latin Amerika ve uluslararası etkinlik, bunların hepsi birbirini tamamlayan ve o dış politikayı belli bir istikamet üzere hedefe götüren şeylerdir.

UNSURLARIN TÜMÜNÜN ORTAK BİR STRATEJİK RESİMDE BİRLEŞTİĞİ BİR DENGE KURMAK GEREKİR

Biz 2002’de iktidara geldiğimizde Türkiye’nin Amerika ile ilişkileri çok iyiydi, Rusya ve AB ayağı kötüydü. İşte Balkanlar’daki, Kafkasya’daki gerilimler, AB ile de demokrasi konusunda. Zamanla dış politikada etkinliği kazandığımız dönemlere bakarsanız 2011-2012, yani aslında çok yaygın olarak o dönemlerde gözlenen gelişmelere, bütün bu unsurların eş zamanlı olarak birlikte koordineli yürüdüğü dönemler olduğu görülür.
Şimdi de bu unsurların tümünün ortak bir stratejik resimde birleştiği bir denge kurmak gerekir. Avrupa Birliği ile ilişkiler inişli-çıkışlı seyir takip ederken, Amerika ile Trump’ın şahsından kaynaklanan zaten her an bir bunalım çıkma ihtimali varken, Rusya ile sadece ilişkileri iyi götürmek, İslam dünyasına mesaj vermek ve Afrika açılımları sürdürmek yeterli olmayabilir. Veya tersine, Avrupa ve Amerika ile ilişkiler iyi, Rusya ile bozuk ise, diğer bölge açılımları zayıfsa yine istenilen denge kurulamaz. Denge, bütün bu kanatlarda aynı anda birbirleriyle koordineli bir stratejik performans sergilemekten geçer. 

AB İLE VİZE MUAFİYETİ KONUSU SÜRATLE ÇÖZÜLMELİ TÜRK EKONOMİSİNİN BUNA ÇOK BÜYÜK İHTİYACI VAR

Bu bağlamda Avrupa Birliği ile son dönemde tekrar gündeme gelen vize muafiyeti konusu süratle çözülmeli. Bunun sadece bizim vatandaşlarımızın Avrupa’ya serbest ve rahat hareket edebilmeleri açısından önemi yok, Türk ekonomisinin buna çok büyük ihtiyacı var. Bugünkü ekonomik tıkanmamızı aşacak en önemli şey, Türk girişimcilerin, Türk malının bütün dünya sathında serbestçe dolaşımını sağlamaktır. Nitekim 2008 ekonomik krizini aşmamızda en büyük zemin, o dönemde vize muafiyetleriyle, yaygın vize muafiyeti politikalarıyla dünyanın her yerine Türk girişimcilerimizin hayat alanını genişletmek olmuştu. Şimdi de Avrupa Birliği ile vize muafiyeti ve Gümrük Birliği revizyonu mutlaka yapılmalı. 

BENİ ÜZEN EN ÖNEMLİ UNSURLARDAN BİRİ DE VİZE MUAFİYETİ SÜRECİNİN YARIM KALMASIYDI

Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra beni üzen en önemli unsurlardan birisi de, vize muafiyeti sürecinin yarım kalmasıydı. Şimdi 6 madde kaldı takviye edilmesi gereken deniyor, o zaman da 6 madde var ve işte siyasi etik yasası bunlardan biriydi, kişisel verilerin korunma yasası, inşallah en kısa zamanda bunlar tamamlanır ve vize muafiyeti hedefine ulaşırız. 

Amerika ile ilişkilerin kişisel bağlamdan çıkartılarak, yani Sayın Trump’ın politika değişimlerinden de bağımsızlaştırılarak mutlaka Amerikan kamuoyu, Kongre ve bütün siyasi aktörler nezdinde aktiviteyle yeni bir denge oturtulması lazım.

Rusya ile ilişkilerin, iyi giden ilişkilerin derinleştirilmesi lazım, ama ekonomik dengesizliklerin de giderilmesi lazım. 

SURİYE İLE İSRAİL ARASINDAKİ BARIŞ GÖRÜŞMELERİNİN TARAFIMIZDAN YAPILDIĞI DA UNUTULUYOR

Gönül coğrafyamızda ise, ihtilafların tarafı olmaktan çıkarak mümkün olduğu kadar ihtilaflar arasında geçmişte olduğu gibi arabuluculuk rolüyle bu ihtilafları çözen bir aktör konumuna gelmemiz lazım. Şimdi bunlar unutuluyor; Türkiye-Afganistan-Pakistan üçlüsü, Türkiye-Sırbistan-Bosna Hersek üçlüsü, Türkiye-İran-Azerbaycan üçlüsü, Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan üçlüsü işte bu gönül coğrafyasındaki bütün ihtilafları çözen sonuçlar doğurmuştu.
Suriye politikası denince genellikle son dönemde yaşanan sıkıntılar akla geliyor, ama Suriye ile İsrail arasındaki barış görüşmelerinin tarafımızdan yapıldığı da unutuluyor. Suriye ile vizelerin kaldırılması da dahil neredeyse iki ülkenin entegrasyona gidecek sürecin de bizim tarafımızdan, bizim derken bu siyasi kadro tarafından, içinde benim de olduğum siyasi kadro tarafından yapıldığı unutuluyor. 

Burada hepimizin Türkiye’nin bu uluslararası alandaki değerlerini tekrar ayağa kaldıracak çok boyutlu bir dış politika ilkesi etrafında birleşmemizde fayda var.

DÜNYA DEĞİŞİYOR, SÜRATLE DEĞİŞİYOR

Özetle; dünya değişiyor, süratle değişiyor, yeni dinamikleriyle birlikte krizleri de getiriyor. Yaygınlaşan karamsarlık ve bu hızla değişimin ortasında Türkiye’nin düşünce özgürlüğüne ve son derece dinamik ve olumlu bir psikolojiye dayalı olarak insanı siyasetin öznesi kılan, ortak aidiyet bilincini tahkim eden, siyasetin esasını teşkil eden ahlaki değerleri ihya eden, adaleti kim için ve nerede olursa olsun ve ne için olursa olsun adaleti ikame eden, devlet tanzimini sağlam bir zemine oturtan, ekonomiyi bütüncül bir perspektifle hukuk ve siyasal boyutları da içinde olmak üzere ekonomik krizi aşacak her türlü rasyonel tedbirleri alan, çok boyutlu bir dış politikayla dünyaya açılan yeni bir vizyon tanımlaması gerekir. 

ORTAK VİCDAN, ORTAK AİDİYET, ORTAK AKIL, ORTAK KADER

Bu vizyonun esası nedir, son olarak onu söylemek gerekirse, dört şey; ortak vicdan, ortak aidiyet, ortak akıl, ortak kader.

Allah bu Ramazan’ın hürmetine ülkemizi, milletimizi her daim aziz eylesin. Milletimizi hiç kimseye muhtaç ve mahcup eylemesin, başımızı eğdirmesin. Karşılaştığımız zorluklarda omuz omuza verme şefkatini ve gerektiğinde omuz omuza mücadele verme kudretini de bizlere nasip eylesin. Allah razı olsun, tekrar hayırlı Ramazan’lar diliyorum.”

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz